İnsanın Fıtratı Değişir mi?
İnsanlık tarihi boyunca cevap aranan en kadim sorulardan biri şudur: “İnsan doğduğu gibi mi kalır, yoksa sonradan tamamen değişebilir mi?”
Bununla ilgili meşhur bir hikaye anlatılır. Hikaye şudur: Zamanın birinde bir padişahla vezir aralarında tartışmışlar. Vezir, ‘fıtrat eğitimle değişir’ demiş. Padişah ise, ‘fıtrat değişmez’ demiş. İkiside tezlerini ispat için bir deneme yapmışlar. Vezir tezini ispat için eğitimli bir kediye akrobotik hareketler yaptırırken, padişah da bir fareyi kedinin önüne bırakmış. Kedi fareyi görünce herşeyi bırakıp farenin peşine düşmüş.
İşte bu meşhur kedi hikayesinde de görüleceği gibi, bir yanda insanın doğuştan getirdiği özü, yani fıtratı savunanlar; diğer yanda ise eğitimi, çevreyi ve terbiyeyi ön plana çıkaranlar her dönem karşı karşıya gelmiştir.
Peki, hakikat bu iki kutuplu düşüncenin neresinde duruyor?
Fıtrat Nedir? Dersek eğer, İslam düşüncesinde ve psikolojide fıtrat, insanın yaratılışındaki saf halini, potansiyelini ve temel karakter eğilimlerini ifade eder. Kimi insan doğuştan daha sakin, mülayim ve alttan alan bir mizaca sahipken; kimisi daha sorgulayıcı, hareketli, sert ya da aceleci bir karakterle dünyaya gelir.
Bir Hadisi Şerifte; " İki dağın birbiri ile yer değiştirdiğine inanın da kırkından sonra bir adamın huy değiştirdiğine inanmayın" ifadesi, bu temel mizaç yapısının ve kökleşmiş karakter kalıplarının ilerleyen yaşlarda ne kadar zor değiştiğine işaret eder.
Hayatın ilk yıllarında şekillenen ve otuzlu, kırklı yaşlara kadar pekişen kişilik özellikleri, insanın ruhsal omurgasını oluşturur. Bu omurgayı tamamen söküp atmak neredeyse imkansızdır.
Eğitim ve terbiyenin insan fıtratındaki etkisi ve gücü var mıdır? Dersek, Vezirin eğittiği kedi örneğinde görüldüğü gibi, eğitimle nelerin başarılabileceği görülür. Kedi, doğru bir disiplin ve çabayla normalde doğasına aykırı olan akrobatik hareketleri öğrenebilir. Ancak padişahın yaptığı küçük sınav, meselenin kilit noktasını gözler önüne serer. Ortama bir fare çıktığında, kedi bütün o sonradan kazanılmış maharetleri unutup aslına rücu eder.
Bu hikaye bize şunu söyler: Eğitim ve terbiyeyle fıtratta bazı düzelme ve değişim olabilir veya dizginlenebilir. İnsan öfkesini yutmayı öğrenebilir, kabalığını nezaketle örtebilir, sabırsızlığını disiplinle bastırabilir.
Ancak kriz anlarında, baskı altında veya anlık refleks gerektiren durumlarda insan asıl köküne (fıtratına) döner.
Eğitim bir kabuktur; fıtrat ise özün kendisidir.
Fıtrat değişmez mi, yoksa dönüşebilir mi?
Meseleyi siyah veya beyaz olarak keskin çizgilerle ayırmak insan ruhunun karmaşıklığına haksızlık olur. Fıtratın tamamen değişmesi zor olsa da, İslam ahlak geleneğinde ve modern psikolojide "fıtratı terbiye etmek" mümkündür ve asıl amaç da budur.
İnsan hangi mizaçla doğacağını seçemez (sert ya da yumuşak huylu olmak). Bu onun fıtrî sınırlarıdır. Fakat o mizacı nasıl yönlendireceği, sertliğini adaletle, yumuşaklığını ise zaafa dönüşmekten nasıl koruyacağı kişinin iradesine ve eğitimine kalmıştır.
Hz. Mevlana'nın veya İslam büyüklerinin eserlerinde vurgulandığı üzere, kötü huylar tamamen yok edilemese bile riyazet (nefis terbiyesi) ve sürekli çabayla kontrol altına alınabilir. Kurdun köpekleştirilmesi (nefsin terbiye edilmesi) mümkündür ama kurdun kediye dönüşmesi beklenemez.
insanları fıtratlarındaki mizaç ve karakter özelliklerine göre değerlendirmek en hakkaniyetli yaklaşımdır. Herkesten aynı tepkiyi, aynı esnekliği veya aynı huyu beklemek büyük bir yanılgıdır.
Mülayim bir insanı zorla sertleştiremezsiniz; sert mizaçlı bir insanı da bir anda pamuk gibi yapamazsınız. İnsanları değiştirmeye çalışmak yerine, onları fıtratlarıyla kabul etmek, törpülenmesi gereken yönlerini ise sabırla, baskıyla değil sevgi ve hikmetle yönlendirmek gerekir.
Fıtrat değişmez ama terbiye edilebilir. Eğitim, insana kendi doğasının kontrol kumandasını verir. İnsan kırkından sonra da huylarını tamamen silip atamaz belki, ama o huyların esiri olmaktan çıkıp onları yönetmeyi öğrenebilir. Aslolan, insanın kendi özünü Allah'ın bir emanet bilerek bilmesi, kusurlarını törpülemesi ve başkalarını da yaradılış gerçeklikleriyle kabul etmesidir.



