İNSANI DEĞERLENDİRMENİN İLK ÖLÇÜSÜ
İnsanları değerlendirirken ilk ölçümüz makamları, servetleri, şöhretleri veya siyasi kimlikleri olmamalıdır. İlk önce sıdkına, yani doğruluğuna; dürüstlüğüne, ahlakına ve emanete sadakatine bakmalıyız.
İnsan, özünde iki temel anlayışla karşı karşıyadır: Hakkı ve doğruluğu esas alanlar ile menfaatini hakikatin önüne koyanlar.
Bir tarafta sözüne güvenilen, emanete ihanet etmeyen, başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemseyen insanlar; diğer tarafta ise yalanı, hileyi, haksız kazancı ve çıkarını her şeyin üstünde tutanlar vardır.
Unutmayalım ki makam insanı büyük gösterir, servet insanı güçlü gösterir; fakat insanın gerçek değerini ortaya koyan, karakteridir.
Doğru insanı makamla değil, ahlakıyla; dürüst insanı sözüyle değil, davranışıyla; güvenilir insanı menfaat varken değil, menfaat bittiğinde tanırsınız.
Çünkü insanın en büyük sermayesi malı mülkü değil, itibarının temeli olan doğruluğudur.
Bir insanı tanımaya doğruluğundan başlamalı, güvenilirliğini davranışlarıyla ölçmeli ve karakteri hakkında hükmü zaman içinde vermeliyiz. Zira sıdk, dürüstlüğün; dürüstlük, güvenin; güven ise sağlam insan ilişkilerinin temelidir.
MENFAATİNİ PUTLAŞTIRAN İNSANLAR
En tehlikeli insanlar, menfaatini put ittihaz etmiş, çıkarı uğruna hakikati, vicdanı ve ahlakı ayaklar altına alan insan görünümlü canavarlardır.
Bunlar için ne doğruluğun ne dürüstlüğün ne de vefanın bir kıymeti vardır. Menfaatleri neredeyse orada saf tutar, çıkarları uğruna dün savunduklarını bugün inkâr ederler. Gerektiğinde dostluğu maskeye, merhameti araca, insanlığı ise bir istismar vesilesine dönüştürürler.
Çünkü menfaatini ilke edinen insanın, çıkarı çatıştığında ilk terk edeceği şey ahlakıdır.
İnsanı insan yapan makamı, serveti veya çevresi değil; hak karşısındaki duruşu, emanete sadakati ve menfaati uğruna dahi olsa çiğnemediği değerleridir.
Unutulmamalıdır ki insanın gerçek karakteri, çıkar elde ederken değil; çıkarı uğruna nelerden vazgeçtiğinde ortaya çıkar.
İnsanı insan yapan yalnızca sureti, konuşması veya toplum içindeki makamı değildir. İnsanı insan yapan; hak karşısındaki duruşu, vicdanı, doğruluğu ve menfaati uğruna dahi olsa vazgeçmediği ahlaki değerleridir.
En tehlikeli insanlar, menfaatini put ittihaz etmiş, çıkarını hakikatin; hırsını vicdanın; şahsi hesabını ise ahlakın önüne koymuş insan görünümlü canavarlardır.
Çünkü böyle insanlar için hakikat, inanılması gereken bir değer değil, gerektiğinde kullanılacak bir araçtır. Dostluk, vefa ve kardeşlik ise gönülden bağlı kalınan ilkeler değil, çıkar sağlandığı müddetçe sürdürülen ilişkilerdir.
Menfaatleri devam ettiği sürece yanınızda dururlar. Gücünüzden güç alır, itibarınızdan itibar devşirir, imkânlarınızdan faydalanırlar. Fakat menfaatleri sona erdiğinde dün övdüklerini bugün kötüleyebilir, dün savunduklarını bugün inkâr edebilirler. Çünkü onların bağlılığı şahıslara değil, ilkelere değil, yalnızca kendi çıkarlarınadır.
İhlasın karşısında şahsi menfaat
Ahlak anlayışında ihlas, amellerin ve gayretlerin Allah rızası için yapılması; şahsi çıkarların, gösterişin ve dünyevi hesapların hakikatin önüne geçirilmemesi bakımından önemli bir yere sahiptir.
İhlasın zıddı olan riya, gösteriş ve şahsi menfaat tutkusu, insanın yaptığı iyiliği dahi bir çıkar hesabına dönüştürebilir. İyilik yapar, fakat karşılığında itibar bekler. Hizmet eder, fakat makam arar. Dostluk kurar, fakat fırsat kollar. Güzel sözler söyler, fakat kalbinde başka hesaplar taşır.
İşte asıl tehlike buradadır: Ahlaksızlığın en tehlikeli biçimi, kendisini ahlak kisvesi altında gizleyebilmesidir.
İnsanların en çok dikkat etmesi gereken husus, yalnızca kimin ne söylediği değil, söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafedir.
Sıdkın olmadığı yerde güven olmaz
Sıdk, yani doğruluk, insan karakterinin temel taşlarından biridir. Sözünde doğruluk bulunmayan, emanete sadakat göstermeyen, başkasının hakkını kendi çıkarına feda eden bir kimsenin makamı ve serveti ne olursa olsun, güvenilirliği sorgulanmalıdır.
Bir toplumda yalancılık maharet, kurnazlık zekâ, fırsatçılık başarı, menfaatçilik ise beceri olarak görülmeye başlanırsa o toplumun ahlaki temelleri sarsılır.
Çünkü hile yapanın kazandığı, dürüst insanın kaybettiği bir düzen uzun vadede ne adaleti koruyabilir ne de toplumsal güveni yaşatabilir.
Doğruluk bazen insanı yalnız bırakabilir; fakat insanın kendisine olan saygısını korur. Menfaat uğruna eğilip bükülmek ise bazen kazandırıyor gibi görünür, fakat karakterden götürür.
İnsanları makamlarına göre değil, menfaat karşısındaki duruşlarına göre tanıyın
Bir insanın gerçek karakteri, her şey yolundayken kolay anlaşılmaz. Asıl sınav, çıkarlarıyla ilkeleri karşı karşıya geldiğinde başlar.
Haksız bir kazanç fırsatı karşısında ne yapar? Güçsüzün hakkını savunur mu? Kendisine faydası dokunmayan bir insana da saygı gösterir mi? Bir yanlış yaptığında kabul edip özür dileyebilir mi? Verdiği söz, kendisine zarar verecek olsa bile sözünün arkasında durabilir mi?
Bu soruların cevapları, insanın gerçek karakteri hakkında makamından, şöhretinden ve güzel konuşmasından çok daha fazla şey söyler.
Bununla birlikte, hiç kimseyi yalnızca söylentilerle mahkûm etmemek gerekir. İnsan hakkında hüküm verirken somut davranışlara, delillere ve zaman içinde ortaya çıkan karakter bütünlüğüne bakmak, adaletin de bir gereğidir.
Son söz
İnsanlık yalnızca güzel sözlerle, iddialı sloganlarla ve gösterişli davranışlarla korunamaz. İnsanlık; doğrulukla, adaletle, ihlasla, emanet bilinciyle ve başkasının hakkına duyulan saygıyla korunur.
Menfaatini her şeyin üstünde tutan insan, bir gün dostunu da ilkesini de hakikati de kendi çıkarına kurban edebilir. Bu yüzden insan seçerken yalnızca kimin yanımızda durduğuna değil, hangi değer uğruna yanımızda durduğuna bakmalıyız.
Unutmayalım: Her güler yüz samimiyetin, her güzel söz dürüstlüğün, her yakınlık dostluğun işareti değildir. İnsanın gerçek kıymeti, çıkarı uğruna çiğnemediği değerlerle ölçülür.
Ve belki de en önemli ölçü şudur:
Menfaatin için hakikatten vazgeçiyorsan, kazandığını sandığın şey uğruna aslında kendinden vazgeçiyorsun demektir.
Kanaat Önderi&Mali Müşavir Ersoy ÖZBEK



