Musa Has

Musa Has


DİNDE TAVİZ VERMEYE YETKİMİZ VAR MI?

Dünya Menfaati Uğruna Hakikatten Vazgeçmenin Vebali ve İbretlik Sonuçları


DİNDE TAVİZ VERMEYE YETKİMİZ VAR MI?

Dünya Menfaati Uğruna Hakikatten Vazgeçmenin Vebali ve İbretlik Sonuçları

Din, Menfaatlere Göre Değiştirilecek Bir Değer Değildir.

İnsan, hayatı boyunca türlü imtihanlarla karşılaşır. Kimi zaman makamını kaybetmemek, kimi zaman maddi kazancını korumak, kimi zaman insanların takdirini kazanmak, kimi zaman da çevresinden dışlanmamak için doğru bildiği şeylerden vazgeçme eğilimine girebilir. Fakat bir Müslüman için asıl mesele, insanların kendisinden razı olması değil, Allah'ın rızasını kazanabilmesidir.

Peki, dinin hükümlerini insanların arzularına, siyasî hesaplara, şahsi çıkarlara veya dünyevi menfaatlere göre değiştirmeye hakkımız var mıdır? Hakikati bildiğimiz hâlde susmak, yanlışları görmezden gelmek ve menfaat uğruna dinin açık hükümlerini görmezlikten gelmek ne kadar doğrudur?

Unutulmamalıdır ki din, kişisel çıkarlarımızı korumak için gerektiğinde eğip bükeceğimiz bir araç değildir. Müslüman, menfaatleriyle hakikat arasında kaldığında hakikati tercih etmeye gayret etmelidir.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Dinde taviz vermek başka, insanlara karşı hikmetli, merhametli ve anlayışlı davranmak başkadır. İslam, hakikatten vazgeçmeyi değil; hakikati adalet, hikmet ve güzel ahlakla savunmayı emreder.

1. Kur'an-ı Kerim'in Uyarısı: Hakikati Dünya Menfaatine Değiştirmeyin!

Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de hakikati çıkar uğruna değiştirme ve gizleme tehlikesine dikkat çekmektedir.

Bakara Suresi'nin 174. ayetinde şöyle buyrulur:

"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar..."

Bu ayet, Allah'ın bildirdiği hakikatleri dünya menfaati uğruna gizlemenin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu ortaya koymaktadır.

Bir insan, doğruyu bildiği hâlde para kazanmak, makamını korumak veya birilerinin hoşnutluğunu elde etmek için hakikati gizliyorsa kendisini büyük bir manevi tehlikenin içine atmış olur.

Burada sorulması gereken soru şudur:

Bir insanın kazandığı makam, elde ettiği servet veya gördüğü itibar, Allah'ın rızasını kaybetme ihtimaline değebilir mi?

Dünya nimetleri geçicidir. Makamlar el değiştirir, servetler tükenir, insanlar unutulur. Fakat insanın sözleri, davranışları ve tercihlerinin hesabı Allah katında önemlidir.

Bu sebeple Müslüman, çıkarı uğruna hakikati gizlememeli; dinin açık hükümlerini şahsi menfaatlerine göre değiştirmemelidir.

2. Kalem Suresi 9. Ayet: Hakikatten Taviz Vermemek

Allah Teâlâ, Kalem Suresi'nin 9. ayetinde şöyle buyurur:

"Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar."

Bu ayet, karşılıklı menfaat uğruna hakikatten ödün verilmesi tehlikesine dikkat çekmektedir.

İnsan bazen karşısındakini memnun etmek için onun yanlışlarını onaylayabilir. Bazen dostluğunu kaybetmemek için doğruyu söylemekten kaçınabilir. Bazen de kendisine bir kapı açılsın diye savunduğu değerlerden uzaklaşabilir.

Oysa hakikat, insanların beklentilerine göre değişmez.

Bir yanlış, onu güçlü bir insan yaptığı için doğruya dönüşmez. Bir haksızlık, onu yapan kişi dostumuz olduğu için meşru hâle gelmez. Bir haram, bize kazanç sağladığı için helal olmaz.

Bununla birlikte ayet, her durumda sert davranmamız gerektiği anlamına da gelmez. Müslüman, insanlarla güzel geçinmeli; fakat güzel geçinmek adına hak ile bâtılı birbirine karıştırmamalıdır.

Nezaket ahlakın, hakikatten vazgeçmemek ise sorumluluğun bir gereğidir.

3. İsra Suresi 74-75. Ayetler: Hakikatten Sapmanın Ağır Sorumluluğu

Allah Teâlâ, İsra Suresi'nin 74. ve 75. ayetlerinde Peygamber Efendimiz'e hitaben şöyle buyurur:

"Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara birazcık meyledecektin. O takdirde de sana hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık..."

Bu ayetler, Allah'ın elçisinin bile vahyin rehberliğinde sebat etmesinin önemini ortaya koymaktadır.

Peygamber Efendimiz, insanların baskısı veya dünya menfaati karşısında Allah'ın bildirdiği hakikatlerden vazgeçmemiştir. Müminler için de temel ölçü budur: Hakikat karşısında kararlı olmak ve nefsin, korkunun veya çıkar hesaplarının insanı yanlış yollara sürüklemesine izin vermemek.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: İnsan, yanlış bir tercihi küçük görebilir; fakat bu tercihin doğuracağı sonuçlar büyük olabilir.

Bir defalık menfaat için söylenen bir yalan, zamanla alışkanlığa dönüşebilir. Bir defalık suskunluk, haksızlık karşısında sürekli susmaya yol açabilir. Bir defalık çıkar hesabı, insanın değerlerinden uzaklaşmasına neden olabilir.

Bu nedenle insan, daha yolun başındayken kendisini hesaba çekmelidir.

Ancak ayetlerdeki ağır uyarıları belirli kişilerin kesin olarak cezalandırılacağına dair hüküm vermek için kullanmak doğru değildir. Kimin Allah katındaki durumunun ne olacağını kesin olarak Allah bilir.

4. Hakikati Gizlemenin Vebali

Bakara Suresi'nin 159. ayetinde şöyle buyrulur:

"Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, biz kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler var ya, işte onlara Allah lanet eder; lanet edebilenler de lanet eder."

Bu ayet, hakikati bilerek gizlemenin ağır sorumluluğunu bildirmektedir.

Özellikle insanlara örnek olması beklenen kişilerin sözleri ve davranışları daha büyük bir etki meydana getirebilir. Bir din görevlisi, bir âlim, bir yönetici veya toplumda sözü dinlenen bir insan, kendi çıkarı uğruna doğruyu gizlerse başkalarının da yanlışa yönelmesine sebep olabilir.

Fakat burada da ölçüyü korumak gerekir. Her suskunluk hakikati gizlemek değildir. İnsan bazen bilgisizliği sebebiyle konuşmaz, bazen bir zararı önlemek için susar, bazen de doğruyu söylemenin yöntemini ve zamanını gözetir.

Vebal doğuran husus, Allah'ın hükmü olduğu bilinen bir hakikati, onu gizlemenin dinen sakıncalı olduğunu bile bile dünyevi çıkar uğruna örtbas etmektir.

Müslüman, bu konuda kendi vicdanına şu soruları yöneltmelidir:

- Bildiğim bir gerçeği, menfaatim zarar görmesin diye gizliyor muyum?
- Yanlış olduğunu düşündüğüm bir davranışı, yapan kişi güçlü veya nüfuzlu olduğu için onaylıyor muyum?
- İnsanların beğenisini kazanmak için inandığım değerleri ikinci plana mı atıyorum?
- Adaleti savunurken dostuma başka, yabancıya başka mı davranıyorum?

İnsan bu sorularla kendi nefsini sorgulamalıdır. Çünkü başkasının hatasını görmek kolay, kendi hatasıyla yüzleşmek zordur.

5. İnsanların Rızası mı, Allah'ın Rızası mı?

Resûlullah'ın (s.a.v.) hadislerinde Allah'ın rızasını insanların rızasına tercih etmenin önemi vurgulanmıştır.

Bu konudaki rivayetlerden birinde şu anlam aktarılır:

"Kim insanların öfkesine rağmen Allah'ın rızasını ararsa Allah onu insanlara karşı korur. Kim de Allah'ın öfkesine rağmen insanların rızasını ararsa Allah onu insanlara bırakır."

Bu rivayet Tirmizî'nin Zühd bölümünde nakledilmiştir; ancak hadislerin sıhhat derecesi değerlendirilirken rivayet yolları ve muhaddislerin hükümleri dikkate alınmalıdır.

Hadisin verdiği mesaj üzerinde düşünmek gerekir.

İnsanların rızasını kazanmak için her türlü tavizi veren kişi, zamanla kendi değerlerini savunamaz hâle gelebilir. Çünkü bir defa menfaati ölçü hâline getirdiğinde, yarın daha büyük bir menfaat karşısında daha büyük bir taviz vermesi istenebilir.

Bugün bir yanlış karşısında susan insan, yarın aynı yanlışı savunmaya başlayabilir. Önce menfaatini kaybetmemek için gerçeği gizler, ardından gizlediği gerçeğin ortaya çıkmaması için yanlışın üzerini örtmeye çalışır.

Böylece küçük görülen bir taviz, insanın vicdanını ve ahlaki duruşunu aşındırabilir.

Müminin görevi herkesi memnun etmek değildir. Onun görevi, Allah'ın emirlerine uygun bir hayat sürmeye gayret etmek, adaletten ayrılmamak ve insanlara karşı güzel ahlakı korumaktır.

6. Dini Menfaat Aracına Dönüştürmenin Tehlikesi

Din, insanın hayatına yön veren ilahi bir rehberdir. Onu şahsi çıkarların aracı hâline getirmek ise büyük bir ahlaki tehlikedir.

Bir insan dini, makam elde etmek için kullanıyorsa; başka bir insan dinî söylemlerle haksızlığını örtmeye çalışıyorsa; bir başkası da insanların inançlarını kendi menfaati için yönlendiriyorsa burada ciddi bir sorumluluk meselesi vardır.

Resûlullah (s.a.v.), ümmeti hakkında saptırıcı önderlerden korktuğunu bildiren rivayetlerde bulunmuştur. Bu rivayetler, toplumun peşinden gittiği kimselerin taşıdığı sorumluluğa dikkat çekmektedir.

Çünkü toplumda sözü dinlenen insanların yanlış yönlendirmeleri, yalnızca kendilerini değil, onlara güvenen insanları da etkileyebilir.

Bununla beraber bir insanın yanlış bir görüş ileri sürmesiyle bilinçli olarak insanları saptırması aynı şey değildir. İnsanların niyetleri ve sorumlulukları hakkında hüküm verirken bilgi, delil ve adalet ölçüleri korunmalıdır.

Önemli olan, makamı ve itibarı ne olursa olsun hiç kimsenin dinin üzerinde görülmemesidir.

Ölçümüz şahısların menfaatleri değil, Kur'an'ın ve sahih sünnetin ortaya koyduğu ilkelerdir.

7. Dinde Taviz Verenler Maddi ve Manevi Tokat Yer mi?

İnsan, yaptığı her yanlışın karşılığını hemen görmek ister. Haksızlık yapanın hemen cezalandırılmasını, hakikati gizleyenin hemen kaybetmesini, menfaat uğruna değerlerini terk edenin kısa zamanda pişman olmasını bekleyebilir.

Fakat hayat her zaman böyle işlemez.

Bazen haksızlık yapan kişi uzun süre rahat yaşar. Bazen doğruyu savunan insan sıkıntılarla karşılaşır. Bazen de dünya menfaati uğruna yanlış yapan kimse, dışarıdan bakıldığında kazançlı görünür.

Bu durum, yapılan yanlışın doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir insanın maddi sıkıntı yaşaması da mutlaka dinî bir hatasının cezası olduğu anlamına gelmez.

Allah Teâlâ, Enbiyâ Suresi'nin 35. ayetinde şöyle buyurur:

"Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deniyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz."

Bu ayet, nimetlerin de sıkıntıların da imtihanın bir parçası olduğunu bildirir.

Öyleyse dinde taviz veren herkesin mutlaka malını kaybedeceğini, hastalanacağını, ailesiyle sorun yaşayacağını veya dünyada kesinlikle bir felaketle karşılaşacağını söylemek doğru değildir.

Ancak yanlış tercihler, kendi tabii sonuçlarını doğurabilir.

Maddi sonuçlar bakımından: Haksız kazanç, güven kaybı, bozulan ortaklıklar, itibarın zedelenmesi ve hukuki sorumluluklar ortaya çıkabilir.

Manevi sonuçlar bakımından: Vicdan huzursuzluğu, pişmanlık, ahlaki duyarlılığın zayıflaması ve insanın kendi değerleriyle çatışması yaşanabilir.

Bunlar, yanlış davranışların mümkün olan sonuçlarıdır; her olayda mutlaka gerçekleşeceği söylenemez.

Kur'an'ın uyarıları insanı korkutup ümitsizliğe sürüklemek için değil, yanlıştan dönmeye ve sorumluluğunu hatırlamaya çağırmak içindir.

Bir insan yanlışından döner, tövbe eder ve hakkı sahibine iade ederse önünde yeni bir başlangıç imkânı vardır.

8. Allah'ın Mühlet Vermesi, Yapılanlardan Razı Olduğu Anlamına Gelmez

Bazen insanlar şöyle düşünür:

"Ben yanlış yapıyorum ama hiçbir sıkıntı yaşamıyorum. Demek ki yaptığım işte bir problem yok."

Bu, son derece yanıltıcı bir düşüncedir.

Bir yanlışın hemen cezalandırılmaması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. İnsanların yaptığı işlerin sonuçları farklı zamanlarda ve farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Ahiret inancı açısından da insan, dünyadaki geçici durumunu nihai hüküm olarak göremez.

A'râf Suresi'nin 182. ayetinde, ayetleri yalanlayanların farkına varamayacakları bir yönden aşamalı olarak yaklaştırılmalarından söz edilir.

Bu ayet, Allah'ın verdiği mühletin her zaman kişinin lehine bir işaret olarak yorumlanamayacağını hatırlatır.

Ancak bu ayetten hareketle belirli bir insanın başına gelen her olumsuzluğu ilahi ceza, her maddi kazancı da azap için verilen mühlet ilan etmek doğru değildir. Böyle hükümler için elimizde kesin bilgi yoktur.

Asıl ibret, başkasının başına gelecek felaketi beklemek değil, kendi hesabımızı yapmaktır.

İnsan, yanlışından dönmek için mutlaka bir felaket yaşamak zorunda değildir. Akıl, vicdan, vahiy ve nasihat zaten insanın kendisini düzeltmesi için yeterli uyarılardır.

9. Müdahane ile Müdara Arasındaki Fark

Dinde taviz meselesi konuşulurken iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir: Müdahane ve müdara.

Müdahane, genel anlamıyla dünyevi çıkar elde etmek veya birini memnun etmek uğruna hakikatten vazgeçmek, yanlış bir tutumu onaylamak ya da gerekli olan dinî sorumluluğu menfaat uğruna terk etmek şeklinde açıklanır.

Müdara ise insanlarla iyi geçinmek, nezaket göstermek, öfkeyi yatıştırmak ve uygun bir üslupla davranmak anlamında kullanılır.

Müdara, dinin hükümlerini çiğnemeyi gerektirmez. İnsan, karşısındaki kişiye saygılı davranırken onun her düşüncesini kabul etmek zorunda değildir.

Bir yanlış karşısında hakaret etmeden konuşmak, her tartışmaya girmemek, uygun zamanı beklemek ve insanları kırmadan nasihat etmek taviz değil, hikmetli davranış olabilir.

Nitekim Nahl Suresi'nin 125. ayetinde şöyle buyrulur:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et."

Bu ayet, hakikati savunmanın yolunun yalnızca sertlik olmadığını gösterir.

Müslüman, hem inancını korumalı hem de ahlakını muhafaza etmelidir. Birini koruyup diğerini ihmal etmek, İslam'ın bütüncül ahlak anlayışını eksik anlamaktır.

10. Zorunluluk Hâli ile Menfaat Uğruna Taviz Vermek Aynı Değildir

İslam, insanın içinde bulunduğu şartları ve gücünü dikkate alır.

Nahl Suresi'nin 106. ayetinde, kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimselere ilişkin bir istisna bildirilmiştir.

Bu ayet, ağır baskı ve zorlama altında kalan bir insanın durumuyla, herhangi bir zorunluluk yokken menfaat uğruna dinî değerlerini terk eden kişinin durumunun aynı olmadığını ortaya koyar.

Can güvenliği tehdidi, ağır zorlama ve benzeri olağanüstü durumlar fıkıhta özel hükümler çerçevesinde değerlendirilir. Bu hükümlerin uygulanması, olayın şartlarına ve ilgili dinî ölçülere bağlıdır.

Dolayısıyla her geri adım ihanet değildir. Bazen bir insan, daha büyük bir zararı önlemek için susabilir veya uygun zamanı bekleyebilir. Bazen de dinin bizzat tanıdığı bir ruhsattan yararlanabilir.

Önemli olan, zorunlulukla çıkar hesabını birbirine karıştırmamaktır.

İnsan, sırf makamını kaybetmemek, daha çok para kazanmak veya güçlü kişilerle arasını bozmamak için hakikati değiştirmeyi dinî bir ruhsat gibi gösteremez.

11. Gerçek Cesaret, Menfaat Kaybetme Pahasına da Adaleti Savunabilmektir

İnsanların çoğu, kendisine bir zarar gelmeyeceği zaman doğruyu savunabilir. Asıl imtihan, doğruyu savunmanın bir bedeli olabileceği zaman ortaya çıkar.

Bir haksızlığı yapan kişi yakınımızsa ne yapacağız?

Yanlış bir davranıştan kazanç sağlıyorsak ne yapacağız?

Doğruyu söylemek makamımızı veya itibarımızı tehlikeye atıyorsa ne yapacağız?

İşte insanın ahlaki duruşu bu soruların cevaplarında belli olur.

Nisâ Suresi'nin 135. ayetinde, müminlere kendilerinin, anne babalarının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutmaları emredilir.

Bu ayet, adaletin şahsi ilişkilerden ve menfaatlerden üstün tutulması gerektiğini bildirir.

Ancak adaleti savunmak, her konuda kavga etmek veya herkesi suçlamak anlamına gelmez. Müslüman, önce doğru bilgi edinmeli, sonra adaletli davranmalı ve sözünü delile dayandırmalıdır.

Hakikati savunduğunu söyleyip insanlara haksızlık etmek de doğru değildir.

Hakikate bağlılık, yalnızca başkalarının yanlışını eleştirmek değil, kendi yanlışını da kabul edebilmektir.

12. Tövbe Kapısı Açıktır: Yanlıştan Dönmek de Bir Fazilettir

Dinde taviz vermenin vebalini anlatırken tövbe ve ümit kapısını unutmamak gerekir.

İnsan hata yapabilir. Bazen korkusuna yenilebilir, bazen nefsine uyabilir, bazen de dünyevi menfaatleri dinî sorumluluklarının önüne geçirebilir.

Fakat hata yapan bir insanın ömrünün sonuna kadar aynı yanlışta kalması gerekmez.

Zümer Suresi'nin 53. ayetinde Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

Bu ayet, tövbe etmek isteyen insanlara büyük bir ümit verir.

Samimi tövbe, yalnızca pişmanlık duyduğunu söylemekten ibaret değildir. İnsan, yaptığı yanlışı terk etmeli, tekrar etmemeye gayret etmeli ve başkasının hakkını çiğnemişse o hakkı iade etmek için gerekeni yapmalıdır.

Bir kimse daha önce menfaat uğruna hakikati gizlemişse bundan vazgeçebilir. Haksız bir kazanç elde etmişse bunu düzeltmeye çalışabilir. İnsanları yanlış yönlendirmişse doğruyu açıklayabilir.

Geçmişteki yanlışlar, gelecekte doğru davranmaya engel değildir.

Allah'ın rahmetinden ümit kesmeden, hatalardan ders çıkararak ve hakikate yeniden yönelerek yaşamak gerekir.

Sonuç: Dünya Menfaati Geçici, Allah'ın Hükmü ve Hesap Bilinci Önemlidir

Dinde taviz vermek meselesi, yalnızca bazı sözleri söyleyip söylememekle sınırlı değildir. Bu mesele, insanın neyi ölçü kabul ettiğiyle ilgilidir.

Ölçümüz menfaatlerimizse çıkarımız değiştiğinde düşüncelerimiz de değişebilir. Ölçümüz insanların alkışıysa alkış kesildiğinde duruşumuz da sarsılabilir. Ölçümüz makam ve mevkiyse makamımızı korumak için yanlışları görmezden gelebiliriz.

Fakat ölçümüz Allah'ın rızası, adalet, doğruluk ve ahlak olduğunda insan kendi nefsini daha ciddi bir muhasebeye tabi tutar.

Kalem Suresi'nin 9. ayeti, hakikatten taviz verme baskısına karşı uyarır. Bakara Suresi'nin 159 ve 174. ayetleri, ilahi hakikatleri gizleyip dünya menfaatine değiştirmenin ağır sorumluluğunu bildirir. İsra Suresi'nin 74-75. ayetleri ise hakikat karşısında sebatın önemini ortaya koyar.

Bütün bunlardan çıkaracağımız ders şudur:

Dini, menfaatimize uyduramayız; menfaatlerimizi dinin ve ahlakın ölçülerine göre değerlendirmek zorundayız.

Bir insanın dünyada rahat yaşaması, her yaptığının doğru olduğunu göstermez. Sıkıntı çekmesi de mutlaka cezalandırıldığı anlamına gelmez. İlahi hüküm hakkında kesin konuşmak yerine kendi davranışlarımızı sorgulamak daha doğrudur.

Müslüman, yanlış karşısında susmamaya gayret etmeli; fakat hakikati savunurken adaleti ve merhameti de terk etmemelidir. İnsanları memnun etmek uğruna dinin açık hükümlerini değiştirmemeli; aynı zamanda din adına konuşurken bilmediği konularda hüküm vermekten kaçınmalıdır.

Unutmayalım ki makamlar geçer, servetler el değiştirir, insanlar unutulur. Geride ise insanın yaptığı işler, bıraktığı izler ve Allah'ın huzurunda vereceği hesabın bilinci kalır.

Öyleyse gelin, başkalarının başına gelecek maddi ve manevi tokatları beklemek yerine önce kendi nefsimizi hesaba çekelim. Yanlışlarımızı düzeltelim, hakikati menfaatlerimize kurban etmeyelim ve Allah'ın rızasını her türlü dünyevi kazancın üzerinde tutmaya gayret edelim.

Çünkü asıl kazanç, dünyada ne kadar kazandığımız değil; kazandıklarımızı hangi yollardan elde ettiğimiz ve hayatımızı hangi değerler üzerine kurduğumuzdur.

Rabbimiz bizleri hakkı bilen, hakka bağlı kalan, hakikati menfaatine göre değiştirmeyen, adaletten ayrılmayan ve hatalarından samimiyetle tövbe eden kullarından eylesin. Âmin.