Musa Has

Musa Has


Dinde Hassas, Muhakemeyi Akliyede Noksan Olduk

Evet, günümüzde ve görünürdeki en önemli davranışlarımızdan biri olan dindeki aşırı hassasiyetimize karşı, özdeki ihmalimiz o derece çoktur.


Dinde Hassas, Muhakemeyi Akliyede Noksan Olduk

Evet, günümüzde ve görünürdeki en önemli davranışlarımızdan biri olan dindeki aşırı hassasiyetimize karşı, özdeki ihmalimiz o derece çoktur.

Dinî yaşantımızdaki biçimsellik ve muhakeme eksikliği en bariz bir şekilde kendini göstermektedir.

​Din, insan hayatını bir bütün olarak kuşatan; akıl, vicdan, ahlak ve ameli bir denge içinde tutmayı hedefleyen ilahi bir nizamdır. Ancak insanoğlunun din anlayışında zaman zaman derinlikten uzak, yüzeysel ve çelişkili yaklaşımlar ortaya çıkabilmektedir. Bu çelişkilerin en dikkat çekicilerinden biri de "dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan" olma halidir. 

Bir başka ifadeyle, dinin teferruatına veya şekli detaylarına aşırı hassasiyet gösterirken, dinin temelini oluşturan ana ilkeleri, farzları ve ahlaki sorumlulukları ihmal etme yanılgısıdır.

Herhalde ​detailde boğulup temeli unutmak buna derler desek hata etmiş olmayız.
​Günlük hayatta bu durumun tipik tezahürlerine sıkça rastlanır. Örneğin; içinde alkol satıldığı için bir markete girmekten imtina eden, meşrubatın ya da gıdanın helalliği konusunda en ince detayına kadar araştırma yapan bir birey; aynı zamanda gıybet etmekten, yalan söylemekten, kul hakkına girmekten veya ticari ilişkilerinde dürüst davranmamaktan çekinmeyebilir. 

Yine aynı şekilde, İslam’ın direği konumundaki farz ibadetleri tereddütsüz terk ederek, bid'at'lere taraf olup destek verirken, şekli veya tâli meselelerde yani dini takke, cüppe, sarık, şalvar zanneden bir takva tablosu çizebiliyor.
​Buradaki temel problem ise, hassasiyeti yanlış yerde göstermektir.

Dinî epistemolojide ve fıkıh usulünde bir "meratib" (derecelendirme) vardır. Farzlar, haramlar, sünnetler, müstahaplar ve ruhsatlar belirli bir hiyerarşiye tabidir. Aklı ve muhakemeyi dinî anlayışın merkezinden çıkaran birey, ana meseleler ile ayrıntıları birbirine karıştırır; adeta "deveyi yutan ama sineğin kanadına takılan" bir psikolojiye bürünür.

​Bid’atlere taraftarlık ve hakikat ekseninden sapma olarak dile getirdiğimiz bu gerçek, ​söz konusu muhakeme eksikliğinden dolayı sadece bireysel ibadetlerle de sınırlı kalmaz; toplumsal ve zihni boyutlara da ulaşır. 

Dinin özünü anlayamayan zihinler, asırlardır dinin aslına sonradan eklenmiş, sahih kaynaklarda yeri olmayan bid’at ve hurafeleri kolaylıkla benimseyebilir. Hatta daha da ileri giderek bu anlayışlara fanatikçe taraftar olabilirler.

​Asli olanı (Kur’an ve sahih Sünnet ilkelerini) bir kenara bırakıp, tali ve bid’at olan anlayışların peşinden gitmek; akli ve ruhi bir savrulmanın göstergesidir. 

İmam Gazali’nin de vurguladığı gibi, amellerin ve tutumların değeri, arkasındaki şuur ve niyetle ölçülür. Bilinçsiz, ferasetten ve muhakemeden yoksun bir dindarlık biçimi, kişiyi hakikate yaklaştırmaktan ziyade bir şekilciliğe mahkûm eder.

Asıl ​muhakeme ve dinde basiret sahibi olmak ise; ​Kur'an-ı Kerim, pek çok ayetinde insanları "akletmeye", "tefekkür etmeye" ve "derinlemesine düşünmeye" davet eder.

Dindarlık, aklın devreden çıkarıldığı bir duygusallık ya da ezberlenmiş davranışlar bütünü değildir. Aksine, basiret ve feraset ile harmanlanmış bir akıl yürütme sürecidir.
​Aklı ve muhakemeyi eksik bırakan anlayışın tehlikeleri şunlardır:

​Öncelik sırasını kaybetmeden, dinin olmazsa olmazı olan kul hakkı, adalet, merhamet ve ibadet sorumlulukları dururken; teferruat sayılacak veya şüpheli görülen alanlarda aşırı tepkiler vermek ve şekilsel olarak takva sahibi görünmeye çalışırken, büyük günahlara (kebair) karşı duyarsızlaşmak, samimiyet ve ihlas erimesi ile dinî yaşantının kalbi olan ihlasın yerini, dışarıya karşı gösterilen şekli bir dindarlık imajının almasıdır.

​Hakiki dindarlık; teferruattaki hassasiyeti, esaslardaki samimiyet ve titizlikle taçlandırmaktır. İçki satılan bir yerden alışveriş yapmama hassasiyeti tek başına kötü bir tutum değildir; aksine helal-haram bilincinin bir yansımasıdır. Ancak bu hassasiyet, kişinin hayatında büyük günahlardan kaçınma, farzları yerine getirme ve bid’atlerden uzak durma bilinciyle desteklenmiyorsa, ortada ciddi bir akli ve ruhi muhakeme eksikliği var demektir.

​İslam’ın arzuladığı insan modeli; şekil ile özü, teferruat ile esası harmanlayan, aklını ve vicdanını dinin sahih kaynaklarıyla besleyen basiret sahibi bireydir. 

Dini yaşarken akıl ve feraseti rehber edinmek, bizi şekilciliğin çelişkilerinden koruyacak en önemli kalendir.