Zulme ve Haksızlığa Rıza Göstermek Zulme ve Haksızlığa Ortak Olmaktır
Toplumsal düzenin, adaletin ve barışın sürdürülebilmesi; yalnızca yasaların varlığına değil, bireylerin ahlaki ve vicdani duruşlarına da bağlıdır.
Adalet kavramı; hakkın teslim edilmesi, adil bir yaşam alanının inşa edilmesi ve haksızlığın karşısında durulmasını ifade eder. Buna karşın zulüm ve haksızlık, yalnızca onu doğrudan faal olarak gerçekleştirenlerin elinde büyümez.
Tarihsel ve sosyolojik deneyimler göstermektedir ki, zulmün yaygınlaşmasında ve kurumsallaşmasında en az zalimler kadar, yapılanlara ses çıkarmayan, rıza gösteren ve pasif kalan kitlelerin de payı vardır.
"Zulme rıza göstermek, zulme ortak olmaktır" kaidesi, toplumsal etik anlayış olarak aynen zulüm ve haksızlık etmiş gibi kişiye vebal yükler ve bu aynen o eylemi yapmış gibi olur.
İnsan, eylemlerinden olduğu kadar tercihlerinden ve tepkilerinden de sorumlu olan ahlaki bir varlıktır. Bir haksızlık karşısında sessiz kalmak veya onu kabullenmek, tarafsız bir tutum değildir; aksine mevcut durumun devamına sunulmuş zımnı (örtük) bir destektir.
Tepki gösterilmeyen bir haksızlık, zamanla kanıksanır ve toplum nezdinde "normal" hale gelir ve bunu meşrulaştırmış anlamı da taşır. Bu yüzden rıza göstermek, haksızlığı gerçekleştirenlere hareket alanı sağlar ve eylemlerinin cezasız kalacağı algısını güçlendirir.
Vicdan, yalnızca kötülük yapmamayı değil, kötülüğe engel olmayı veya en azından ona karşı durmayı gerektirir. Sorumluluktan kaçınmak, bireyin ahlaki özne olma niteliğini zedeler.
"Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." Diyen Hz. Ali keremullahi veche, haksızlığa rıza göstermek yalnızca bireysel bir duyarsızlık değil, sonuçları itibarıyla kolektif bir süreç olduğunu ve bu süreç birkaç temel mekanizma üzerinden işler.
Bir toplumda yanlış bir uygulamaya karşı ses çıkarılmaması, gürültülü bir onay anlamı taşıyabilir. Zalim, gücünü çoğu zaman mağdurun zayıflığından değil, çevredeki çoğunluğun sessizliğinden ve kabullenişinden alır.
İnsanlar genellikle kendi rahatlarını bozmamak, risk almamak veya mevcut statükoyu korumak adına haksızlıklara göz yumar. Ancak kısa vadede sağlanan bu konfor, uzun vadede adaletsizliğin herkesi kapsayacak şekilde büyümesine yol açar.
Toplumsal olaylarda "nasıl olsa başkası tepki gösterir" düşüncesi, bireysel sorumluluk hissini azaltır. Bu durum, toplumsal direnci kırarak adaletsizliğin önünü açar.
İnsanlık tarihi boyunca felsefi, dini ve hukuki öğretiler; zulme karşı pasif kalmanın ve rıza göstermenin tehlikelerine dikkat çekmiştir.
İslam Düşüncesi ve Kültürü: "Rıza-yı küfür küfür, rıza-yı zulüm zulümdür" kaidesi doğrultusunda; zulme onay vermek veya onu hoş karşılamak, yapılan eylemin sorumluluğuna ortak olmak demektir.
Haksızlık karşısında susan kimse, adaletin tesisine katkı sunmadığı için suçun ortağı sayılır. 20. yüzyılın önemli düşünürleri, totaliter rejimlerin ve kitlesel kıyımların yalnızca faillerce değil, "iyi insanların sessizliği" sayesinde gerçekleştiğini vurgulamıştır. Martin Luther King Jr.'ın "En sonunda hatırlayacağımız şey düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır" ifadesi, pasifliğin bıraktığı derin izi özetler.
Zulüm ve haksızlık, doğrudan zarar vermediği sürece göz ardı edilebilecek yerel sorunlar değildir. Adalet, ancak ona proaktif bir şekilde sahip çıkıldığında korunabilir. Bir haksızlığa tanık olup buna rıza göstermek; faile cesaret vermek, mağduru yalnız bırakmak ve toplumsal vicdanı zedelemek anlamına gelir.
Geleceğe daha adil ve insani bir dünya bırakabilmenin yolu; haksızlık kimden gelirse gelsin ve kime yönelirse yönelsin, doğrunun yanında durmaktan geçer. Unutulmamalıdır ki, haksızlığa karşı gösterilen her küçük direnç ve ifade edilen her haklı ses, adaletin yeniden inşası için atılmış hayati bir adımdır.