Ömür Kısa Lüzumlu İşler Çok
İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana zamanın akışı ile kendi arzuları arasında sıkışıp kalmış bir varlıktır. Dünyanın geçici olduğunu bildiği halde, sanki burası ebedi bir ikametgâh mıș gibi bir hırsla hareket etmek, tarihin her döneminde insanoğlunun en büyük çelişkisi olmuştur.
Makam, şöhret, para ve unvan hırsı, insanı asıl gayesinden uzaklaştırarak onu yapay bir yarışın içine çeker. Oysa ömür dediğimiz sermaye, nefes alıp veren her canlı için hızla tükenen sınırlı bir zaman dilimidir. Lüzumlu ve kalıcı işler dururken, ehemmiyetsiz detayların peşinde ömür tüketmek, nihayetinde derin bir hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur.
Dünyayı Ebedi Sanmanın Aldatmacası
İnsanın en büyük yanılgısı, içinde yaşadığı anın konforunu ve kudretini sonsuz sanmasıdır. Hırs, gözleri ve kalpleri mühürlediğinde, kişi ölüm gerçeğini adeta zihninin en karanlık köşelerine iter. Para ve makam hırsına yenik düşenler, kazandıkları her unvanı ve biriktirdikleri her serveti, kendilerini ölümsüz kılacak birer zırh zannederler.
Ancak hayatın sillesi beklenmedik bir anda, ansızın vurduğunda bu yapay zırhlar darmadağın olur. O ihtişamlı koltuklar, milyarlık hesaplar ve etrafta pervane olan kalabalıklar, bu ani kopuş anında sahibine en ufak bir fayda sağlayamaz. Sahip olduklarını sandıkları dünya, ellerinin arasından kum gibi kayıp giderken geriye sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları acı bir pişmanlık kalır. Fakat bu pişmanlık, kapıyı çaldığında artık takvim yaprakları kapanmış, lüzumlu adımları atmak için çok geç kalınmıştır.
Riyakâr Kalabalıklar ve Şatavatlı Merasimlerin Yalnızlığı
Hırs uğruna harcanan bir ömrün finali de genellikle başladığı gibi sahte ve gösterişli olur. Hayattayken makam ve paranın gücüyle etrafını saran menfaat odaklı çevreler, o kişinin ardından da riyakârlıklarını sürdürürler. Cenaze merasimleri, birer veda vesilesinden ziyade, geride kalanların kendi statülerini sergilediği şatavatlı birer tiyatroya dönüşür.
Sözde taziyeler, dökülen sahte gözyaşları ve kalabalık kortejler, merhumun ne yalnızlığını ne de o an yaşadığı hakikati değiştirebilir. Gösterişli mermerler, kalabalık törenler birkaç gün içinde yerini derin bir sessizliğe bırakır. Çünkü menfaat üzerine kurulmuş bağlar, dünyevi rüzgâr dindiği anda uçup gider. İnsan, en çok o kalabalıklar dağıldıktan sonra, kendi amelleriyle baş başa kaldığı gerçeğiyle anlar ki; şatavatın ahirette hiçbir karşılığı yoktur.
Ömrün Kısalığı ve Lüzumlu İşlerin Önceliği
Zaman azizdir ve geri getirilemeyen tek şeydir. Bir nefeslik bu dünyada lüzumlu işler ile ehemmiyetsiz detayları ayırt edebilmek, insanın en temel bilgelik sınavıdır. Toplumun ve nefsin dayattığı geçici rekabetler, insanı asıl yapması gerekenlerden, kalıcı eserler bırakmaktan, kalpler kazanmaktan ve ahlaki bir miras bırakmaktan alıkoyar.
Lüzumlu işler; insanlığa faydalı olmak, adaletle hükmetmek, sevgiyle yaklaşmak, cömertliği elden bırakmamak ve vicdanı sızlatacak adımlardan kaçınmaktır. Ehemmiyetsiz işler ise daha fazla koltuk, daha çok mal mülk ve geçici övgüler uğruna feda edilen değerlerdir. Ömrün sonunda insan, banka hesaplarını ya da unvanlarını değil; geride bıraktığı iyilikleri, dokunduğu hayatları ve samimi duaları götürebilir.
Dünya, üzerine kurulan tüm hırslara rağmen geçici bir misafirhanedir. Asıl marifet, bu hanın geçiciliğini idrak ederek ömrü anlamlı, erdemli ve lüzumlu gayelerle doldurmaktır. Makamın ve paranın geçici gölgesine sığınmak yerine, kalıcı olan vicdani huzura ve hakiki değerlere yatırım yapmak gerekir. Aksi takdirde, ansızın gelen o son durakta yaşanacak pişmanlık, geride kalan şatavatlı cenazelerin ve riyakar kalabalıkların gürültüsüyle asla örtülemez. Ömür kısa; insana düşen ise bu kısa zamanı hırsın ve riyanın kurbanı etmeden, hakikatin izinde tamamlamaktır.