Nasılsanız Öyle İdare Edilirsiniz
"Nasılsanız öyle idare olunursunuz" Hadisi Şerifi'ne göre, toplum ve yönetim ilişkisi, insanlık tarihi boyunca felsefecilerin, sosyologların ve devlet adamlarının üzerinde en çok kafa yorduğu konulardan biri olmuştur.
"Hangi yönetim biçimi en iyisidir?" ya da "İdareciler nereden gelir?" soruları, aslında çok daha derin bir gerçeğin kapısını aralar. İdareciler gökten zembille inmez; içinden çıktıkları toplumun kumaşından örülürler.
"Nasılsanız öyle idare edilirsiniz" kudsi sözü, sıradan bir kadercilik ifadesi değil; sosyolojik bir yasanın, ahlaki bir döngünün ve toplumsal sorumluluğun en net özetidir.
İdarecilerin toplumun aynası olduğu gerçeğini, bu aynanın arkasındaki mekanizmaları ve toplumsal dönüşümün asıl anahtarının ne olduğuna gelince; toplumun aynası olan idareciler, bir toplumun ahlaki kalitesini, kültürel seviyesini, adalet anlayışını ve hayata bakış açısını, o toplumun başına gelen yöneticiler adeta bir projeksiyon gibi yansır.
İdareciler; toplumun ortak vicdanının, zaaflarının, erdemlerinin ve alışkanlıklarının bir bileşkesidir.
Toplum bireylerinin gündelik ilişkilerinde dürüstlük, liyakat, yardımlaşma veya aksine bireycilik, çıkarcılık ve sahtekarlık ne oranda yaygınsa, yönetim kademelerinde de bu özellikler görülür. Çarşıda pazarda adaleti gözetmeyen, komşusunun hakkına saygı duymayan bir toplumun, en tepede kusursuz ve adil bir yönetim beklemesi sosyolojik bir çelişkidir.
Toplumun manevi kodları ile yöneticilerin pratikleri arasında doğrudan bir bağ vardır. Toplum değerleri ranta, koltuğa veya kısa vadeli çıkarlara endeksliyse, idare mekanizmaları da bu zihniyetin üreticisi ve koruyucusu haline gelir.
İdareciler toplumun içinden çıktığı için, toplumun ruh halini en net şekilde yansıtan birer ayna görevi görürler. Aynadaki görüntüyü beğenmeyip aynaya kızmak, sorunu çözmez; aksine gerçeği gizler.
Tarih boyunca bu ilişki farklı biçimlerde ele alınmıştır. İslam düşünce geleneğinde yer alan bu köklü anlayış, toplumsal ahlak ile siyasal otorite arasında koparılamaz bir bağ kurar. İbn Haldun’un Mukaddime’sinde bahsettiği "Asabiyet" ve toplumların kuruluş-yükseliş-çöküş evreleri de doğrudan insanların ahlaki ve içtimai durumlarıyla paralellik gösterir.
Toplum düzgün olduğunda; bireyler arasında otokontrol, vicdan, adalet ve sorumluluk bilinci yüksek olur. Bu bilinç, kötü niyetli kişilerin yönetim kademelerine gelmesini engeller; gelse bile onları dönüştürür veya sistem dışına iter.
Ancak toplum bozulmaya başladığında, liyakat yerini iltimasa, hak hukuk yerini "benden olan" kayrılmasına bırakır. Toplumun tabanında bu ilişki biçimi normalleştiğinde, tepeye oturan idarecilerin de farklı davranması beklenemez. Çünkü o idareci de o toplumun okullarından, mahallelerinden, ailelerinden yetişmiştir.
"Bir Toplum Kendini Değiştirmedikçe..."
Bu meselenin en can alıcı noktası, değişim sırasının nerede başladığıdır. Radikal bir dönüşüm arzulayanlar genellikle gözlerini hep tepeye dikerler: "Şu lider değişirse her şey düzelir", "Yeni bir kanun çıkarsa sorun çözülür."
Oysa tarih bize göstermiştir ki, tabanda zihniyet değişmedikçe, sadece figürlerin değişmesi sistemi kurtarmaz.
Ra’d Suresi 11. ayette buyurulduğu gibi: “Şüphesiz ki bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
En mükemmel anayasaları, en modern yönetim binalarını inşa edebilirsiniz; ancak o sistemi işletecek insan unsuru (toplumun ta kendisi) aynı zihniyette kalmaya devam ederse, sistem bir süre sonra yine kendi tıkanıklıklarını üretecektir.
Toplum bireyleri olarak bizler günlük hayatta "köşeyi dönme", "kuralları delme", "hakkı olmayanı alma" eğilimindeysek, bu eğilim iktidara geldiğimizde ya da iktidara yakın olduğumuzda katlanarak büyür. Küçük menfaatler için ilkelerinden vazgeçen bir halk, büyük makamlardakilerin dürüst olmasını bekleyemez.
Eğer çözüm ne ve nerede? Dersek, iyileşmenin adresi: "Nasılsanız öyle idare edilirsiniz" tespiti bir karamsarlık tablosu değil, tam aksine kurtuluşun reçetesidir. Eğer idareciler toplumun aynasıysa, o halde idarecileri düzeltmenin tek yolu toplumun kendisini düzeltmesidir.
Eğitim sadece meslek kazandırmak değil; karakter inşa etmek, adalet duygusu aşılamak ve erdemli bireyler yetiştirmek olmalıdır.
Suçu sürekli dış etkenlere, liderlere veya dış mihraklara atmak yerine, toplumsal olarak ahlaki bir muhasebeye girişmek şarttır.
Toplum, günlük ilişkilerinde liyakati, dürüstlüğü ve adaleti ödüllendirdiğinde, bu durum yukarıya doğru tırmanan bir basınç oluşturacaktır.
Yönetimler tesadüfen var olmaz; halkın omuzlarında yükselir ve halkın karakteriyle biçimlenir. Daha adil, daha liyakatli, daha huzurlu ve şeffaf bir yönetim istemek en doğal haktır; ancak bu talebin samimi ve kalıcı olabilmesi için her bireyin önce kendi iç dünyasında, aile ilişkilerinde, iş hayatında ve toplumsal duruşunda bu adaleti tesis etmesi gerekir.
Unutulmamalıdır ki; berrak bir su kaynağına sahip olmak istiyorsak, önce nehir yatağını kirletmekten vazgeçmeliyiz. Çünkü nehir yatağı neyse, su da ona göre akar.