Musibetlerde Kaderin de Adaleti Var
Hayatın akışı içerisinde bazen öyle anlar olur ki, insan kendini tamamen haksızlığa uğramış, masum ve suçsuz hisseder. Kendi eliyle işlemediği bir suçun isnadı, başkalarının haksız ithamları veya hak etmediği ağır musibetler, ruhu derinden yaralar. "Neden ben? Ben ne yaptım ki?" çığlığı, bu gibi durumlarda insan vicdanının en sık yükselttiği isyandır.
Ancak olaylara sadece zahiri (görünen) sebeplerle ve beşeri ilişkiler çerçevesinde bakmak, hakikatin sadece küçük bir parçasını görmektir. Metafizik bir perspektiften ve kadere iman penceresinden bakıldığında, beşeri zulümlerin ve haksızlıkların bile, ilahi adalet terazisinde çok derin bir hikmete, eğitime ve arınma sürecine kapı araladığı görülür.
İnsanlar arası münasebetlerde bir kimseye işlemediği bir fiilden dolayı ceza kesmek, iftira atmak veya haksızlık etmek elbette açık bir zulümdür. Bu zulmü yapanlar, kendi iradeleriyle bir haksızlığa imza atmış olurlar ve bunun sorumluluğunu taşırlar.
Fakat bu durumun bir de kader boyutu vardır. Kader, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz. İnsanların eliyle gelen o haksızlık ve musibet, ilahi adaletin süzgecinden geçerek bir vesileye dönüşür. Bediüzzaman Said Nursî’nin Lem'alar adlı eserinde (özellikle 2. Lem'a bağlamında) ele aldığı gibi, masum bir insanın maruz kaldığı haksızlıklar iki vecihlidir:
Zahirî Yüzü (İnsanların Eliyle): Tamamen haksızlık, zulüm ve hatadır. Kulların imtihanıdır.
Kaderî Yüzü (İlahi Adalet Eliyle): İnsanın ruh dünyasındaki başka kusurlara, gizli hatalara ve manevi hastalıklara bir müdahale, terbiye ve kefaret vesilesidir.
İnsan, dış dünyaya karşı her zaman dürüst, kusursuz ve masum görünmek isteyebilir. Hatta kendi aklına ve vicdanına göre büyük hatalar yapmadığına inanarak tam bir masumiyet zırhına bürünebilir. Ne var ki, ruhun derinliklerinde insanın bile fark edemediği gizli hatalar ve manevi marazlar bulunabilir:
İnsan, yaptığı ibadetlere, ahlaki duruşuna veya iyiliklerine güvenerek gizli bir gurura kapılabilir. "Ben kimseye kötülük yapmıyorum, çok erdemliyim" düşüncesi, ruhu farkında olmadan kibirle kirletebilir.
Ruhun bazen dünyevi lezzetlere, makama veya övgülere aşırı bağlanması, ilahi merhametin o bağı koparmak için sarsıntılara ihtiyaç duymasına yol açar.
İnsanın ehemmiyetsiz görüp unuttuğu küçük hatalar, zamanla kalpte birer leke haline gelebilir..İşte beşeri zulümler ve haksız musibetler, insanın bu gizli hatalarını yüzüne çarpan birer ayna işlevi görür.
Kaderin o musibet eliyle insanı kuşatması, temelde iki büyük hikmet taşır. İnsan rahatlık ve huzur içindeyken genellikle nefsini sorgulamaz; hatalarını görmezden gelir. Haksızlığa uğramak, insanı derin bir tefekküre sevk eder. "Acaba bu musibet bana niye geldi? İnsanların bu haksızlığının altında benim hangi eksikliğim var?" sorusu, nefsaniyetin kalesini sarsar. İnsanı daha mütevazı, daha olgun ve vicdanlı bir kul haline getirir. Kader, bu sarsıntıyla insanı hamur gibi yoğurur ve manen olgunlaştırır.
Dünya, bir imtihan ve arınma yeridir. İnsan, işlediği kimi günahların cezasını bu dünyada çekerek ahirete temiz gitmeyi hak eder. Bazen insanın işlediği bir hata, o musibet vesilesiyle silinir gider. İşlemediği bir suçtan ötürü haksızlığa uğrayan bir masum, o haksızlığın verdiği sabır ve metanet sayesinde, kendi ruhundaki gizli günahların kefaretini ödemiş olur. Böylece ahiretteki ağır hesaplar, bu dünyadaki hafifletici musibetlerle dengelenir.
Başa gelen haksızlıklar karşısında gösterilen sabır, kaderin adaletine duyulan teslimiyetin en büyük göstergesidir. İnsanların yaptığı zulüm kendi hesaplarına yazılırken, o zulmün arkasındaki ilahi tasarruf kişinin ruhunu arındırır, gizli kibirlerini kırar, onu kibirden arındırır ve manevi derecesini yükseltir.
Dolayısıyla, masumken maruz kalınan musibetler bir azap değil; aksine nefsaniyetin ölü kabuklarını kıran, ruhu tertemiz bir cevher gibi parlatan ilahi bir merhamet ve terbiye tecellisidir.