Makamın Değiştirdiği ve Değiştiremediği İnsanlar..
Hayatın akışı içerisinde insan, kimi zaman ağır sorumluluklarla ve yetkilerle donatılır; kimi zaman da bu yetkileri devrederek aslına, yani sade bir birey olma durumuna geri döner.
Sosyal yaşamın ve bürokratik yapıların en kadim gerçeklerinden biri, makam ve mevkilerin insan karakteri üzerindeki dönüştürücü ya da açığa çıkarıcı tesiridir.
Gerçek şu ki; makamlar insanları değiştirmez, sadece onlara asıl yüzlerini gösterebilecekleri bir imkân (ayna) sunar. Kimi insan bu gücü bir hizmet vesilesi bilir, kimi ise onu kendi kişiliğindeki eksiklikleri örtbas eden bir maske veya başkalarına üstünlük kurma aracı olarak görür.
Bir insana yetki verildiğinde, o insanın özünde ne varsa dışarıya o yansır. Olgun, erdemli ve vicdan sahibi bir insan, makam sahibi olduğunda daha da mütevazileşir; çünkü yükü ağırlaşmış, sorumluluğu artmıştır. Halkın arasında yürümeye, dert dinlemeye ve insanlara değer vermeye devam eder.
Buna karşın, iç dünyasında zafiyetleri bulunan, özgüvenini unvanlardan alan kimseler ise makam koltuğuna oturdukları an adeta kimlik değiştirirler. Çevrelerine tepeden bakan, selamı sabahı kesen, kendilerinierişilmez zanneden bu kişiler, o gücün baki kalacağını sanarak büyük bir yanılgıya düşerler.
Oysa tevazu insanı yüceltirken, kibir insanı hem vicdanen hem de toplumsal nezdinde alçaltır. Bu durum, geçici bir gücün karakteri esir almasından başka bir şey değildir.
İnsan ilişkilerinde ve toplumsal bellekte her şey kayıt altındadır. Makamın verdiği yetkiyle etrafını dolduran, insanlara üstten bakan ve gücü elinde tuttuğu sürece etrafında kalabalıklar oluşturan kimseler, o koltuktan kalktıkları an acı bir gerçekle yüzleşirler.
Sokaktaki durumları, eski şatavatlı hallerinden eser kalmadığını gösteren bu kişilerin en büyük dramı, aslında kendi elleriyle ördükleri yalnızlık duvarıdır. Halkın selam bile vermediği, hatırını sormadığı eski yetkililer, geçmişte ektikleri sevgisizliğin ve kibrin meyvesini toplarlar.
Eğer o kişiler makamları başlarındayken halkla iç içe olsalardı, insanlara eşit ve samimi yaklaşsalardı, bugün o koltuktan ayrıldıklarında bile aynı sevgi ve saygıyı görmeye devam ederlerdi. Çünkü toplumun hafızası ve vicdanı vefalıdır; unvanları değil, yürekleri hatırlar.
Bir insanın değeri, oturduğu koltuğun yüksekliğiyle değil, o koltuktan kalktıktan sonra insanlarda bıraktığı izle ölçülür. Makamın değiştiremediği, aksine erdemiyle makama değer katan şahsiyetler şu özellikleriyle öne çıkar:
Topluma hizmet için bir araç olarak görürler. Zirvedeyken ne kadar mütevaziseler, düşerken de o kadar vakur ve halkın içindedirler.
Unvanlar silinip gittiğinde dahi, duruşlarıyla ve samimiyetleriyle anılmaya devam ederler.
Makamların geçici, insanî değerlerin ise kalıcı olduğunu unutmamak gerekir. Güç, mal, mülk ve unvanlar el değiştirebilir; ancak karakter mirası baki kalır. Kibre kapılanların acıklı yalnızlığı, aslında her dönem ibret alınması gereken derslerle doludur.
Hayat, merdivenleri çıkarken kimlere nasıl davrandığımızın hesabının, inerken tek tek sorulduğu bir yolculuktur. Aslolan, hangi makamda olursak olalım, insan kalabilmek ve gök kubbede hoş bir seda bırakabilmektir.