ALLAH ZALİMLERİ ZALİMLERLE NASIL CEZALANDIRIR?
“İşte böylece, işledikleri günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına musallat ederiz.” (En‘âm, 6/129)
İnsanlık tarihi boyunca zulüm, haksızlık ve adaletsizlik var olmuştur. Gücü elinde bulunduran bazı kimseler, güçlerini adalet için değil; başkalarını ezmek, haklarını çiğnemek ve kendi menfaatlerini gerçekleştirmek için kullanmıştır. Fakat Kur’an bize önemli bir hakikati bildirir: Zulüm karşılıksız kalmaz.
Allah Teâlâ bazen zalimi doğrudan cezalandırmak yerine, onun karşısına başka bir zalimi çıkararak dünyada da yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşmesini sağlayabilir.
En‘âm Suresi 129. ayet bu hakikati şöyle bildirir:
“İşte böylece, işledikleri günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına musallat ederiz.” Bu ayet, insanın yaptığı kötülüklerin yalnızca ahirette değil, dünyada da birtakım sonuçlarının olabileceğini göstermektedir.
Zalim kimse çoğu zaman gücünün kendisine ait olduğunu zanneder. Makamına, servetine, çevresine veya sahip olduğu imkânlara güvenerek istediğini yapabileceğini düşünür.
Oysa güç de makam da servet de geçicidir.
Kur’an, Allah’ın zalimlerin yaptıklarından habersiz olmadığını açıkça bildirir:
“Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma.” (İbrâhim, 14/42) Allah’ın zalimi hemen cezalandırmaması, onu görmediği veya yaptıklarını onayladığı anlamına gelmez. Ona mühlet verir ve bu mühletin, zalime tövbe ve dönüş imkânı tanınmasıyla ilgili olduğu; zulüm devam ettiğinde ise hesabın mutlaka görüleceği açıklanmaktadır.
En‘âm 129. ayetteki “zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına musallat etmek”, önemli bir ilahî sünnete işaret eder. Bazen zulmeden bir insanın karşısına başka bir zalim çıkar. Bazen zulmeden bir topluluk, başka bir zalim topluluğun baskısıyla karşılaşır. Bazen de insanların kendi oluşturdukları bozuk düzen, yine kendi içindeki çatışmalar sebebiyle çökmeye başlar. Buradaki temel mesaj şudur:
Zulüm, kendi içinde yıkıcı bir güç taşır.
Bir toplum adaletten uzaklaşıp haksızlığı normalleştirdiğinde, insanların birbirlerine güveni azalır. Menfaat, kin ve güç mücadelesi büyür. Böylece zulüm yalnızca mazluma zarar vermez; sonunda zalimin kendisini de kuşatır.
Burada çok önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir. Allah’ın zalimi başka bir zalimle cezalandırması, Allah’ın zulmü sevdiği anlamına gelmez. Tam tersine Kur’an, zulme karşı çok açık bir tavır ortaya koyar.
“Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 3/57)
Yine Hûd Suresi'nde: “Zalimlere meyletmeyin; yoksa ateş size de dokunur.” (Hûd, 11/113)
İşte bu ayet açıkça zalimlerin yaptıklarını onaylamamayı ve onların yanında yer almamayı emrettiği belirtilmektedir. Dolayısıyla bir zalimin başka bir zalim tarafından cezalandırılması, ikinci zalimin haklı olduğu anlamına gelmez. Zalim, zalimdir; yaptığı zulüm yine zulümdür.
Kur’an, geçmiş toplumların başına gelenleri insanlara ibret olsun diye anlatır. Zulüm ve bozgunculuk yaygınlaştığında, toplumların kendi hatalarının sonuçlarıyla karşılaştıkları görülür.
Hûd Suresi 117. ayet de önemli bir ölçü verir:
“Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez.”
Bu ayet bize toplumların sorumluluğunu da hatırlatır. Sadece yöneticilerin veya güçlü insanların değil, toplumun genel ahlâkının da büyük önemi vardır. Haksızlığa karşı çıkan, iyiliği tavsiye eden ve ıslah için çalışan insanların varlığı toplum açısından büyük bir koruyucu etkendir.
Zulme uğrayan insan bazen şöyle düşünebilir:
“Bu haksızlık ne zaman bitecek?”.“Zalim neden hâlâ güçlü?”.“Allah neden müdahale etmiyor?”
İşte Kur’an'ın verdiği cevaplardan biri şudur:
Allah zalimin yaptıklarından habersiz değildir.
Bazen ceza hemen gelmez. Çünkü Allah insana mühlet verir. Fakat mühlet, ihmal değildir.
Zalim, gücünün sonsuza kadar süreceğini zanneder. Oysa nice güçlü insanlar ve nice büyük düzenler tarih sahnesinden çekilmiş; geriye yaptıkları iyilikler veya kötülükler kalmıştır.
İslam anlayışında zulmün kapsamı geniştir. İnsan başkasının hakkını çiğneyerek zulmedebileceği gibi, kendi nefsine de zulmedebilir. Haksız kazanç, kul hakkı, iftira, emanete ihanet, insanların itibarını zedelemek, güçsüzü ezmek ve adaletten ayrılmak zulmün farklı şekilleridir. Bu nedenle insan önce kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben başkasının zulmünden şikâyet ederken, acaba kendi hayatımda bir başkasına haksızlık ediyor muyum?” Çünkü adalet yalnızca başkalarından beklenen bir şey değildir. Müminin kendi hayatında da yaşaması gereken bir ahlaktır.
Kur’an'ın öğretisi, zulme karşı zulümle hareket etmek değil; adaleti ayakta tutmaktır.
Şûrâ Suresi'nde haksızlığa uğrayan kişinin hakkını aramasına izin verilirken, affetmenin ve barışı sağlamanın da faziletli olduğu bildirilir.
Bu bize önemli bir denge öğretir:
Mazlum hakkını arayabilir; fakat kendisi zalime dönüşmemelidir. Çünkü insan zulme uğradığında öfkesinin kendisini yeni bir zulme sürüklemesine izin vermemelidir.
işte, En‘âm 129. ayetin verdiği büyük ders şudur: İnsanların işledikleri kötülükler bazen yine insanların eliyle karşılarına çıkar. Bir zalim başka bir zalime güvenebilir, onunla güç birliği yapabilir; fakat zulüm üzerine kurulan birliktelikler kalıcı değildir. Menfaatler değiştiğinde, zalimler birbirlerine de düşebilirler.
Bu sebeple zulme ortak olmamak, zalime destek vermemek, mazlumun hakkını gözetmek ve her durumda adaletten ayrılmamak. Çünkü insanın elindeki güç geçicidir; makam geçicidir; servet geçicidir.
Fakat Allah’ın adaleti daimidir. Zalim ne kadar güçlü görünürse görünsün, zulüm sonsuza kadar devam etmez. Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir. Ve insan için en büyük kurtuluş, başkasının zulmüne uğradığında bile zalimleşmeden hakkını arayabilmektir.